Zafer'e Giden Yol

HIKÂYE

Ali Zafer Yakın

9/20/2025

Tik, tak, tik, tak, tik, tak…

Tık?

Şaşırdı. Arkasını dönüp mutfak tezgâhının üzerindeki su ısıtıcısına baktı. Saat beşi on saniye geçe suyun kaynamış olması gerekiyordu. Dudağını büktü. Biraz önce telefonda aldığı haberi düşünmemek için tekrar duvar saatine bakmaya başladı. Kadranda mutlu bir adam, mutlu bir kadın ve mutlu bir çocuk, Golden Retriever köpeği kovalıyorlardı. Çocuk ne adama ne de kadına benziyordu ama saati ilk gördüğünden beri aile olduklarını düşünüyordu. Eşantiyon saatin üzerinde büyük harflerle “KÖPEĞİNİZ İÇİN EN İYİSİ!” yazıyordu. “Herhalde köpek de mutludur”, diye düşündü. Tık! Su kaynamıştı.

Tezgâha doğru gitti. Isıtıcının bozulmadığına sevindi. Dünden kalma bardağı sıcak suyla çalkaladı, poşet çayı bardağa koydu, suyu boşalttı. Dünden kalma bir çay kaşığı aldı, gözü köpeğe takılarak masasına doğru gitti. Oturmadan önce büronun penceresini açtı, biraz hava alsa iyi olacaktı. Sokağa göz attı. Cemal gözükmüyordu. Aslında gözükmeliydi. Şaşırdı. Eğilip sokağın başına doğru baktı. Köşedeki markete gitmiş olabilir miydi? Dudağını büktü. Masasına döndü. Poşet çayı çay kaşığı ile çıkarıp poşette kalan son suyu da sıkmak isterken poşet çay tekrar suyun içine düştü; tekrar çıkardı, yavaşça sıktı ama bu sefer de poşet patladı. Hemen kaşığa doladığı çayı, masasının altındaki çöpe atmaya çalıştı, parmağıyla kaşığı poşetten kurtarmaya uğraştı ve sonunda çöpe atabildi.

Çayından ilk yudumu almak için acele etmedi. Hem dilinin yanmasını istemiyordu hem de Cemal’in gelmesini bekliyordu. Aslında beklediği Cemal değil, kakaolu bisküviydi. Çayını içip bisküvisini yerken aldığı haberi düşünmeye fırsat bulamazdı. Pencereden içeriye dolan gökyüzünü seyretmeye daldı.

Nisan havası, yakasını bulutlardan kurtarmaya çalışıyor, güneşe doğru koşuyordu. “Milyonlarca insan, kafalarının üzerindeki bu muhteşem gökyüzüne bakmadan günü bitiriyorlar”, diye düşündü. Bulutlardan biri, bir anda kabarık yeleli bir aslana benzedi, bir başkası büyük bir kafese; bir diğeri elinde kırbacıyla aslan terbiyecisine dönüştü. Sonra hepsi tekrar bulut oldular ve uzaklaştılar. Gidiyorlardı. “Kim bilir, hangi memlekete, kimlerin üzerinden geçmeye gidiyorlar?”. Yükseklerden bir kuş geçti. Daha yakından uçan üç kuş, öndekine yetişmek istercesine birbirleriyle yarışıyorlardı. Kuşlar da gidiyorlardı ya da daha yeni gelişmişlerdi, emin olamadı. Hemen önündeki ekranda, haritalar uygulamasını açtı, imleci tereddütsüzce memleketine götürdü. Orada, o yaylada, koyunları kovalayan kirli krem renkli, patileri çamurla pislenmiş, kara burunlu dev köpeği, köpeğin arkasından yarı boyuyla koşturan, lastik botlu esmer çocuğu hayal etti. Köpek özel mamayla beslenmiyordu, Golden Retriever da değildi ama kesinlikle mutlu olduğunu düşünüyordu. Çocuk yoruldu, yere çöktü, akan burnunu mavi kazağının koluna sürdü, yayladaki evlere doğru baktı, annesi görse kızardı, görmemesi için kendi gözlerini kapattı.

Büronun açılan kapısıyla irkildi. Ne zaman gözlerini kapatmıştı, hatırlayamadı. Cemal gelmişti, önce mutfağa geçti, çekmece ve şıngırtı sesleri sonrasında elindeki şeffaf poşetle karşısına oturdu. Beş çayı ve kakaolu bisküvi ile mesai sonuna bağlanan gün, bugün bağlanmamak için türlü oyunlar oynuyordu çünkü Cemal’in poşetinde bisküvi yoktu. Poşet kivi doluydu. Kivileri yok sayarak sordu:

“Hayırdır Cemal, geciktin. Bisküvi nerede?”

“Abi, bakkalla konuştuk biraz. Köşedeki marketle rekabet edebilmek için galiba, manav köşesi açmış. Ben de evde pek meyve yemiyorum, ‘değişiklik olsun’, dedim.”

Cemal’in bu kararına şaşırdı. “Demek, değişiklik olsun, dedin”, diye düşündü. Elindekilere donuk bir şekilde bakmaya devam etti. Dudağını büktü. Cemal, dudağını büktüğünü görmedi; kivileri poşetten çıkarıyor ve bıçakla ortadan ikiye bölüyordu. Değişiklik kararının memnuniyetsizlikle karşılandığını hissedercesine anlatmaya devam etti.

“Baksana abi, mübarek, göze benziyor. Biliyor musun, neye benziyorsa ona faydalıymış yediklerimiz. Misal, kivi göze benziyor, gözün renkli kısmına”. Bunu söylerken bir elinin işaret parmağıyla gözünün altındaki deriyi çekmiş, kafasını yaklaştırmış ve göz bebeğini gösteriyordu. “Mesela ceviz”, diyerek devam etti. “O da beyne benziyor ve faydası tamamen beyne”. Bilim kurgu filminden fırlamışçasına beynini açıp göstermeye hazır gibiydi.

“Tamamen?”

“Yani, illaki başka bölgelere de faydası vardır ama hedefinde beyin varmış. Öyle emir vermiş Yaradan.”

Kendisi de inancına bağlı sayılırdı ama Cemal’in günün sonunda her olayı ilahi güce bağlamayı becermesi ya da özellikle bunun için uğraşması, kimi zaman canını sıkıyordu. Bir gün, kendine sakladığı bu Cemal sıkıntısından abisine bahsetmişti. Abisi de “Sen felsefe okuduktan sonra değiştin”, diye çıkışmıştı. Aslında abisi, söylediklerinden hangisini beğenmese, benzer şekilde karşılık veriyordu. Tercih listesindeki son satır boş kalmasın diye, biraz da kurstaki rehber öğretmenin yönlendirilmesiyle yazılan bölümü, ömürlük eleştiri konusu olmuştu.

Felsefe okumadan önce Cemal’le tanışmış olsaydı, onun bu huyunu önemsemeyebilir, belki de her seferinde onu tasdik eder, “Haklısın Cemal, takdiri ilahi” gibi cümleler kurabilirdi. Değişmiş miydi gerçekten? Felsefe, ona bir bakış açısı katmıştı, bundan emindi, hatta o da kendisine bir okul -Alışkanlıklar Okulu- kurmuştu. Tek üyeli okulunu düşündükçe tebessüm edip onunla gurur duyuyor, ardından ciddi bir şekilde, “Alışkanlıklarımın eseriyim, esiri değil!”, diye içinden ekliyordu. Değişiklikler, kâğıt kesiği gibi canını yakıyordu. Yok, değişmiş olamazdı, en azından sanmıyordu ya da emin değildi.

Cemal ortadan ikiye böldüğü iki kiviyle beraber kaşık da uzattı. “Böyle kaşıklayarak daha rahat yeniyor”, dedi. Karşılıklı kivi kaşıklamaya başladılar. Sitemkâr sordu:

“Bisküviyi de alsaydın ya be Cemal…”

“Abi şefin verdiği parayı biliyorsun; ancak bu kadarına…”

Muhasebe bürosunun şefi, Dilaver Bey. Mesai bitiminden beş dakika önce arka taraftaki ofisinden çıkar, “Bitti mi her şey?”, diye sorardı, rica, minnet işe aldığı filozofa. “Tamam her şey Dilaver Bey, sorun yok”, cevabını alınca, bir canlı, bir de boğuk “İyi, iyi…” seslerini çıkarıp inine geri dönerdi; 47 numara ayakları ile paletle yürüyor gibiydi. Konusu açılınca, “Bir muhasebeci yere sağlam basmalı”, diyerek geniş bir kahkaha atardı. O da her şeyin bittiği ve sağlamlığı kadarıyla mutluydu.

Metal kaşığı, temsili göze batırdıkça gözün kanamasını bekliyordu ama kanamıyordu. Biraz önce aldığı haberi düşünmemek için gözü hızlıca kaşıklıyordu. Ağzında biriken salyayı fark etti, yavaşladı, pencereden dışarıya baktı. Kadrandaki köpek Pavlov’un köpeği olabilir miydi? Kendisinin Pavlov’un köpeğinden farkı neydi? Başka bir bulut, birden iri bir köpeğe dönüştü.

“Cemal…”, dedi, dalgın.

Cemal kafasını kivisinden kaldırmadan, “Efendim abi”, diye cevapladı.

O biraz önce aldığı ve kaçtığı haberden bahsedecekti ama aniden vazgeçti. Söze başlamışken devam etmek de istiyordu, belki kafası dağılırdı, başka bir şeyden bahsetmeye karar verdi. Zihnini bulandırmak için seyrettiği televizyon dizilerinden, lafı hızla çevirme becerisi edinmişti. Yeteneği doğuştan mıydı, yoksa karşısında uyuya kaldığı dizilerin birkaç saat boyunca bilinç altına bu beceriyi nakşetmesinden miydi, emin değildi ama ihtiyaç halinde, akıcı şekilde lafı değiştirebiliyordu. “Zamanın ruhu…”, diye düşündü.

“Dün başıma ne geldi, biliyor musun?” Bilemeyeceğini bile bile, ‘biliyor musun?’ diye sormanın abesliğine hep gülerdi ama bu sefer es geçti. Cemal, yine kafasını kivisinden kaldırmadan, “Ne geldi abi?”, diye sordu.

“Kulaklığımı unutmuşum. Otobüste, ayakta dururken, sağa sola bakınıyordum. Önümde oturanın gazetesine ilişti gözüm”, dedi. Cemal bu sefer kafasını kivisinden kaldırarak suratına boş gözlerle baktı. Kıvrık saçları ve yuvarlak çerçeveli gözlük camları ile -nedense- cevize benziyordu.

“Adamın okuduğu gazetenin ön sayfasında bir haber vardı. Haberde, ‘Yapılan araştırmaya göre, ülkedeki her 100 kişiden 54’ü mutsuz’, yazıyordu. Farkında olmadan, ‘Mutsuz mu?’, diye mırıldanmışım. Adam gazeteyi indirdi. Yüzyıllardır içinde biriken bir kin yığını varmışçasına…”

Dilaver Bey aniden ininden çıkmış, onlara doğru bakıyordu. Oysa bilgisayar ekranındaki saat, ‘mesai bitimine daha on beş dakika var’, diyordu. Şaşırdı. Dilaver Bey’in “Mide ilacınız var mı?” sorusunu bir an algılayamamıştı. O, dudağını bükerken Cemal önce kendisine bakmış, kendisinden olumlu bir tepki alamayınca, tüm kibarlığıyla “Maalesef Dilaver Bey”, demişti. Cemal’in kafası, şimdi de kedilerin oynadığı yumaklara benziyordu, hatta biraz da marula. Marul, sadece ve tamamen Cemal’in kafasına mı iyi geliyordu acaba?

“Bugün erkenci Dilaver Bey”, dedi Cemal.

“Evet, bugün birçok şey değişik ya, neyse”, dedi.

“Ee abi, sen bir şey anlatıyordun.”

“Hah, otobüsteki adam, evet. Adam bana ‘Mutsuz herkes delikanlı, bir itirazın mı var?!’ diye sordu. Sanki kendisini ben mutsuz etmişim gibi…”

“Allah Allah! Eee…?”

“Hayır, daha ilginci, birkaç laf daha edip ‘Telefonumu çıkarayım mı? Ha?’, diye sordu. Anlam veremedim. Baka kaldım öyle…”

“Te Allah’ım ya!”

“Sen biliyor musun, ne demek bu?”

“Sen bilmiyor musun abi?”

Cemal’in şaşırmasına şaşırmıştı. Bu şaşkınlığına Cemal’in de şaşırması ile sonsuza kadar devam edebilecek bir süreç başlayabilirdi. Cemal, “Şöyle abi”, dedi ve yanında staj yaptığı kıdemlisine bir konu hakkında bilgi vermenin mutluluğuyla anlatmaya başladı.

Cemal anlatmayı bitirince “Hadi ya…”, dedi. Şaşırmıştı. Hani, televizyon haberlerini seyretmeyince, gazeteleri okumayınca veya bu iki mecra da ‘aslında yok öyle bir şey’ gibi davranınca; sosyal medyada çaylı, çorbalı, kedili, köpekli, bikinili, sporculu hesapları takip edince, bir de üzerine büro ve ev hariç, kulağını sadece kulaklığının haykırdığı müzikle doldurunca, bunların hiçbiri olmuyordu? Hani, bize düşen sadece alışkanlıklarımıza göre yaşamaktı? Dudağını bükemedi. Pencereden dışarıya baktı, Cemal de kivisine döndü. Bulut geçmiyordu. “Cemal…”, dedi, gökyüzüne bakarak. İçinde büyüyen o haberi, bu sefer anlatacaktı.

“Benim bir arkadaşım var, üniversiteden. Çok yakın değildik ama mezun olduktan sonra görüşürdük ara sıra. Her görüştüğünde, sanki dün ayrılmışsın gibi hissettiğin; üç, beş sene önce konu nerde kaldıysa sohbete oradan devam ettiğin arkadaşın olur ya, öyle işte. Çalışkan çocuktu. Önce bir derneğe girdi, sonra oradan yürüdü, iyi bağlantılar falan, iyi bir işe girdi, iyi derken, orta seviye bir para kazanıyordu. Evlendi. Eşi de çalışıyordu, hâli vakti yerindeydi bunların. Sonra bir gün, ‘biz gitmek istiyoruz’, dedi. Şaşırdım. Boğuluyorlarmış burada, mutsuzlarmış. Anlam veremedim. Gel zaman, git zaman, pek lafı açılmadı sonra. Neyse, bundan bir yirmi, yirmi beş gün önce aradı, ‘Gidiyoruz, görüşelim’, dedi. Görüştük, planlarını anlattı, hayallerini anlattı, ‘Bir kere geldim bu dünyaya, mutlu olmak istiyorum’, dedi. Dert ettiği konular, dert edilecek konular mıydı, emin olamadım. Abartıyor gibi hissettim. ‘Kalsaydı keşke’, diye içimden geçirdim. Neyse, sonra, ‘Çok sevindim, yolunuz açık olsun’, dedim, ayrıldık.”

Cemal, “Nasıl şimdi abi?”, diye sordu. “Yerleşmişler mi, mutlular mı hallerinden?”

“İngiltere’ye gitmişlerdi”, diye devam etti. “Havalimanından inip otobüs aramaya başlamışlar. Yol tersten akıyor ya, tabii alışmamış henüz, yola atlamış, otobüsün altında kalmış, kurtaramamışlar…”

“Hadi be abi… Çok üzüldüm. Takdiri ilahi işte. Sen mutluluğu arıyorsun ama ölüm de seni kovalıyor.”

Bir an Cemal’e terslercesine bakıp kafasını golf topuna benzetti. Elinde olmayan bir sopayla golf topunu çok uzaklara fırlatmak istedi. Sonra da arkasından, “Hayırdır Cemal, neden gittin ki oraya sen?”, diye soracaktı. “Neden gittin ki…”. Her gidişin bir nedeni olmalıydı, değil mi?

Derin bir nefes aldı, tekrar pencereden bakmaya başladı. Bu şehirde, neden insanların gökyüzüne bakmadan günü tamamladıklarını anlamıştı. Gökyüzü, “Git!”, diyordu. Gitmek çözüm müydü, emin değildi. Emin olamadıklarını bir daha düşünmemek için yapabileceği en iyi şeyin, alışkanlıklarına sığınmak olduğunu düşündü. Mutluluğunun değil, alışkanlıklarının peşinden koşuyordu, arkasından kimin ya da neyin kovaladığına bakmadan.

Yine Dilaver Bey’in palet ayaklarının sesi duyuldu.

“Zafer, bitti mi her şey?”

Sandalyesinden hafifçe doğruldu. “Tamam her şey Dilaver Bey, sorun yok”, dedi.

“İyi, iyi…”

Mesainin bitmesine beş dakika vardı. Cemal hâlâ kivisini yiyordu.

2022